22 Haziran 2012 Cuma

Eğitimde Paradigma Değişimi

Hangi açıdan bakarsak bakalım, toplumsal varoluşun en önemli parçasıdır eğitim. Çocuk denen -sadece biyolojik- varlığın kimlik kazanarak toplumsal bir varlık haline geliş aşamasıdır. Hatta eksik kalan kısımların daha sonradan “Yetişkin Eğitimi” başlığı altında tamamlanmaya çalışıldığı bir süreçtir bu. Dolayısıyla toplumun yeni bileşenler kazanma ve mevcutları geliştirme sürecidir. Bunun içindir ki bu sürecin içeriği, şekli, süresi, eğitmeni ve daha bir sürü bileşeni sürekli tartışıla gelmiştir. Teknoloji geliştikçe imkânlar artmış, imkânlar arttıkça hedefler büyümüştür. O kadar büyümüştür ki adeta bir yarış haline dönmüştür. Sektörleşen spor kollarında çok rahat gözlemlendiği gibi bir süre sonra sporun yerini skor almaya başlar. Eğitim de maalesef aynı çamura saplanmıştır. Başkalarının hayatlarına özenmenin verdiği gazla esas amaç gündem dışı kalmış ve birilerinden daha ileride olma arzusu esas amaç haline gelmiştir. Arada bir durup nefes almak zorunda kalındığında birçok şeyin eksik kaldığını fark edilse de bu eksikleri  “Kişisel gelişim”  kavramı altında toplayıp yeni bir sektör üretme basitliği acı da olsa kabul edilmiştir.
Nedir aslında eğitim? Özendiğimiz bir arabaya benzetmek için üzerine fil oturtmak mıdır? Bilerek duvara çarpmak mıdır? “Baaak benim çocuğum nasıl!”  diyerek kabarabilmek midir?
Eğitim, dünyayı tanımaya çalışan bir canlıyı dünyayla tanıştırmaktır. Acısıyla, tatlısıyla, mutluluğuyla, hüznüyle, olumlu olumsuz sürprizleriyle, çaresizlikleriyle, güçlülüğüyle, kısacası hayatın her yönüyle tanıştırmaktır. Bilgiyle tanıştırmak değildir. Sorularla tanıştırmak değildir. Cevaplarla tanıştırmak değildir. Hayatla tanıştırmaktır ki eğitilen ihtiyacı olan bilgiye ulaşabilsin, kendi sorularını sorabilsin, kendi cevaplarını bulabilsin.. “Saldım çayıra mevlam kayıra” değildir temel felsefe- ki tüm eksiklerine rağmen bu felsefenin bile kazandırdıkları göz ardı edilemez. Tek bir dikkat edilecek noktası vardır, o da çayırda yanında olmaktır. Düşmesini görmektir. Kalkmasını görmektir. Koşmasını görmektir. Durmasını görmektir. Bize düşen ona rehberlik etmektir.
Nasıl bir rehberlik sorusunun cevabı şu kısa hikâyede gizli esasında;
“Gençliğinde Mr. Robert Benchley, Amerika’nın doğusunda Harvard üniversitesi diye, genellikle doğunun Berkeley’i olarak bilinen bir okula devam ediyordu. Robert avukat olma arzusunda olduğu için, Devletlerarası hukuk konusunda çok tanınmış bir hukukçu tarafından verilen bir derse kaydoldu. Robert bu derse sadece iki defa gitti, bir ilk günü bir de son günü ki bu son gün de final sınavına ayrılmıştı. Bu sınavda birinci soru şuydu: “ Kuzey Atlantik okyanusundaki Devletlerarası balık çoğaltma sahalarına dair sorunlara ilişkin hukuki arabuluculuğun nasıl yapılabileceğini, Balık Çoğaltma sahalarının kullanılışı ile olta, ağ ve değişik tertibatlı balıkçı gemilerinin kullanılmasını düzenleyen kurallara da değinerek, [a] ABD açısından, [b] İngiltere açısından, [c] Kanada açısından tartışın.”
 Arkadaşları Robert’ın daha önce derse sadece bir kere gelmiş olduğu halde eline kalemi alıp sınav defterine yazmaya başladığını görünce hayretler içinde kaldılar… Mr. Benchley sınavı veremedi ve tabi ki avukat da olamadı. Ama birinci soruya dersin hocasını tatmin etmese de kendisini tatmin edecek bir cevap verdi. Yazdığı cevap şuydu: “ Hiçbir şey bilmiyorum. Ne devletlerarası balık çoğaltma sahaları hakkında bir şey biliyorum; ne de olta veya balık ağlarının kullanılmasını düzenleyen kurallar hakkında. ABD açısından da bilmiyorum bu konuyu, İngiltere açısından da, Kanada açısından da! Bu nedenle, bu soruyu sadece balık açısından cevaplayacağım.”
Rehberlik eğitime balık açısından bakmaktır…”[1]
Eğitime balık açısından baktığımızda ise karşımıza zor bir soru çıkar. Nedir balığı motive eden şey? Merak mı? Öğrenme arzusu mu? Belki daha birçok şey için “Acaba bu mu?” diye sorabiliriz. Birçok kavramı bu soruya cevap olmaya zorlarız. Ama kaçırdığımız bir şey vardır. Gerek şartlarla yeter şartları karıştırırız çoğunlukla. Merak, öğrenme arzusu, hayaller, hırs vb. birçok şey gerek şartlardandır. Bunlar kişilik özellikleridir esasında. Bazı insanlarda daha ön plana çıkar. Yanında bir sürü eksilerle birlikte göreceli başarıyı getirir. Ama daha insansı bir motivasyon aracı vardır. Yeter şart olarak tanımlamak çok da yadırganmaz.  Genetik kodlardan bağımsızdır. Adeta eğitim sürecinin kulpudur. Merak kulpu, hırs kulpu, hayal kulpu her yerde karşımıza çıkmayabilir ama o gözümüze küçük görünse de, bazen görmekten kaçmaya çabalasak da her yerde vardır. Hem de o kadar sağlamdır ki diğerleri yerine göre kopsalar da o kopmaz.”İhtiyaç kulpu”
Evet, hayallerinin peşinden koşan çok az insan olabilir ama herkes ihtiyaçlarının peşinden koşar. Hayallerinin peşinde koşarken herkesin pes edebileceği bir nokta gelebilir ama kimse ihtiyaçları peşinde koşarken pes etmez. Onun içindir ki tutulacak kulp orasıdır
Eğitimde asıl olan ihtiyaçları fark ettirebilmektir. Bu da sözle olmaz. Sözle olsaydı insanlık binlerce yıldır aynı hataları tekrarlamazdı. Yaşanmışlıklar önemlidir. Hissetmek önemlidir. Onlar unutulmaz.
İşte her şeyin skor olduğu günlerde eğitime bakışımızı tekrar bir düşünmek gerekiyor. Koşuyoruz ama neden koşuyoruz, bir sormak gerekiyor. Sorulacak başka sorular da vardır mutlaka. Ama ilk olarak “Ne için?” sorusunu samimiyetle sormamız ve samimiyetle cevaplamamız gerekiyor. Hatta cevabı başkalarına değil sadece kendimize vermemiz gerekiyor ki samimiyeti yakalamak daha kolay olsun. Yoksa bizi kovalayanları mutlu etmekten öte gidemeyeceğimiz kesin.


[1] Boğaziçi Üniversitesi Eğitim Dergisi, cilt 4-5 (1976-1977) sayfa 59

19 Şubat 2012 Pazar

Bir Mağara Düşün Dostum

Bir Mağara Düşün Dostum


Bir mağara düşün dostum... Girişi boydan boya gün ışığına açık bir yer altı mağarası. İnsanlar düşün bu mağarada. Çocukluktan beri zincire vurulmuş hepsi; ne yerlerinden kıpırdamaları, ne başlarını çevirmeleri kabil, yalnız karşılarını görüyorlar. Arkalarından bir ışık geliyor. Uzaktan, tepeden yakılan bir ateşten. Ateşle aralarında bir yol var, yol boyunca alçak bir duvar. Gözbağcıları seyircilerden ayıran setleri bilirsin, üzerlerinde kuklalarını sergilerler, öyle bir duvar işte... Ve insanları düşün, ellerinde eşyalar: Tahtadan, taştan insan ve hayvan heykelcikleri, boy boy, biçim biçim. Bu insanlar duvar boyunca yürümektedirler, kimi konuşarak, kimi susarak. Garip bir tablo diyeceksin, hele esirler daha da garip. Doğru... O esirler ki ömür boyu başlarını çeviremeyecek, kendilerini de, arkadaşlarını da, arkalarından geçen nesneleri de duvara vuran gölgelerinden izleyecekler. Şimdi de mağarada seslerin yankılandığını düşün... Dışarıdan biri konuştu mu, esirler gölgelerin konuştuğunu sanır, öyle değil mi? Kısaca, onlar için tek gerçek var: Gölgeler.
Tutalım ki zincirlerini çözdük esirlerin, onları vehimlerinden kurtardık. Ne olurdu dersin, anlatayım. Ayağa kalkmağa, başını çevirmeğe, yürümeğe ve ışığa bakmağa zorlanan esir, bunları yaparken acı duyardı. Gözleri kamaşır, gölgelerini görmeğe alıştığı cisimleri tanıyamazdı. Biri ona: “Ömür boyu gördüklerin hayaldi. Şimdi gerçeklerle karşı karşıyasın” diyecek olsa, sonra da eşyaları bir bir gösterse, “bunlar nedir” diye sorsa, şaşırıp kalır, mağarada gördüklerini, şimdi gösterilenlerden çok daha gerçek sanırdı.
Bir de düşün ki, tutsağı mağaradan çıkarıp dik bir patikadan güneşin aydınlattığı bölgelere sürükledik. Bağırdı, yanıp yakıldı, öfkelendi... Kulak asmadık. Gün ışığına yaklaştıkça gözleri daha çok kamaştı. Hiçbirini sevmez oldu gerçek nesnelerin. Sonra yavaş yavaş alıştı aydınlığa. Önce gölgeleri fark etti, arkasından insanların ve cisimlerin suya vuran akislerini. Akşam olunca göğe çevirdi bakışlarını, ayı gördü, yıldızları gördü. Zamanla güneşin sulardaki aksine bakabildi. Nihayet gökteki güneşe çevirdi gözlerini. Ve düşünmeğe başladı. Ona öyle geldi ki, mevsimleri de, yılları da güneş yaratıyor, görünen dünyanın yöneticisi o. Ve eski günlerini hatırladı. Ne kadar yanlış anlamışlardı bilgeliği. Mutluydu şimdi, mağarada kalan arkadaşlarına acıyordu. Eski hayatına, eski vehimlerine dönmemek için bütün çilelere katlanabilirdi.
Adamın mağaraya döndüğünü tasavvur et. Karanlığa kolay kolay alışabilir mi? Dostlarına hakikati söylese dinlerler mi onu? Ağzını açar açmaz alay ederler: “Sen dışarıda gözlerini kaybetmişsin, arkadaş. Saçmalıyorsun. Biz yerimizden çok memnunuz. Bizi dışarı çıkmağa zorlayacakların vay haline..."
İşte böyle aziz dostum. Sana anlattığım hikaye kendi halimizin tasviridir. Yer altındaki mağara: Görünürler dünyası. Yücelere çıkan tutsak: Idealar alemine yükselen ruh...
EFLATUN, Devlet
 
Bir alıntı ile başlamak geldi içimden. belki ilk sözü söz söyleme hakkı olanlara vermek duygusu.
oldukça anlamlı bulduğum, hayata bakışımda derin izler bırakan bu yazının paylaşımı ile başlamak istedim. umarım devamı gelir(!)

Dün bugündür, bugünse yarın…



Hani bir söz vardır; “Yaşam 3 gündür, dün, bugün ve yarın. Dün gitti, yarının geleceği meçhul o zaman bugünün kıymetini bilmek lazım.” Bir yönüyle olumlu çağrışımlar getirse de önemli bir yönüyle bilinçdışındaki kavramlarımızı yaralaması açısından hep tehlikeli görmüşümdür bu sözü. Uzun bir yaşamın anlık fotoğraf karelerine sıkıştırılması ve dolayısıyla bütünün kaybedilmesi gibi riskler taşır. Önemlidir bütünü görmek. Aynen bir yapboz yapar gibi, çıkacak resmi bilmezseniz ne planlama yapabilirsiniz ne de bir adım atabilirsiniz sonucu görmek adına.
Bu sözün karşısına, bir dizi sloganı da olsa hoşuma giden bir başka sözü oturttum. “Bugünün hikâyesi geçmişte yazılır.” ,diyor senaristler. Güzel de diyorlar bence. Biraz daha ilerlersek bugün geleceğin hikâyesini yazdığımızı çok rahat söyleyebiliriz.
Birbirine karmaşık bağlarla bağlanmış dönemler bütünüdür hayat. Sınırlarını belli edemezsiniz. “İşte tam burada değişti her şey”, demek çok zordur çoğu zaman. Ama zaman içinde dönüp baktığınızda, sürekli bir gelişim ve değişim gözlemleriz hayatta. Olan her şey bir öncesinde olanların sonucudur ve yine olan her şey bir sonrasında olacakların sebebidir. Karenizin kenarlarını büyüttükçe bazı anlamsızlıkların anlam kazandığını görürsünüz. Taşlar yerine oturmaya başlar.
Hayata bakışımızı böyle bir çerçeveye oturttuğumuzda esasında her şeyin bir öğrenme süreci olduğunu görürüz bir zaman sonra. Olan her şey olup bitmiştir. Geri döndürülemez. O zaman olanlardan bir şeyler öğrenmek gibi faydacı denebilecek bir tavra bürünmektir güzel olan.
Bu bakışın en acı taraflarından biri de kare büyüdükçe bildiğimizi düşündüğümüz şeylerin yanlışlanması duygusunu yaşamaktır. Çok yıkıcıdır ilk başta, ama sonrasında bilmekten öte gördüğünüz bazı şeylerin doğrulanmasının keyfini yaşamaya başlarsınız.
En önemli adımdır insanın acziyetini bilmesi. Yine bir film repliği, “En sevdiğim günah; KİBİR” (Şeytanın avukatı, Al Pacino). İnsanın zayıflığını bilmesidir hayata yapıcı bakmasını sağlayan, hani Mevlana da diyor ya bir yerde, “Akıl yıkıcıdır” diye. Acziyetini bilen insanın alıcıları açıktır. Öğrenmeye açtır çoğu zaman. Kibirli insan ise sözüm ona her şeyi bilir. Ona öğretebileceğiniz bir şey yoktur.
Doğadaki her şeyde olduğu gibi sıkıntı insanın da içindeki özü ortaya çıkarır. Acziyet sıkıntıyı çağırır. Kibir insanın etrafına duvarlar örer. Öyle ki bir gün kendisi bile kendini bulamaz hale gelir.
Düne bugüne ve yarına bir bütün olarak bakmaktır aslolan. Bakarken de acziyet gözlüklerini takıp kibir duvarlarını aşmak gerekir.

Başarılı İnsanlar Üzerine Bir Değerlendirme


 

Tarih boyunca alanlarında başarılı olmuş insanları yakın plan incelediğimizde oldukça fazla bir kesiminde ortak bir takım özelliklere rastlarız.  Genellikle bu insanların iş yapma süreçleri dikkat çeker. Belirli bir sistematik içinde çalışan bu insanlar bu sistematik yaklaşımlarının karşılığını da almışlardır.
Bu sistematik yapıyı incelediğimizde aşağıdaki gibi bir süreç tanımlayabiliriz.
*             Dünü değerlendirir
*             Bugünü değerlendirir
*             Hedefini belirler (Net)
*             Sürecini planlar
*             Yapar
*             Sonucu değerlendirir
Dünü değerlendirmek, geçmiş yaşantılarımızdan ders almaktır. Daha önceki deneyimlerimizi hatırlayarak bugüne bakan taraflarını ve bilgi birikimimizi tekrar gözden geçirmektir. Daha önceki başarılarımız, hatalarımız, bugünü değerlendirirken yolumuza ışık tutacak kaynaklardır.
Bugünü değerlendirmek elimizdeki mevcut koşulları belirlemektir. Artılarımızı, eksilerimizi, çevresel sınırlılıklarımızı, kullanabileceğimiz ekipmanları ve bakış açılarını değerlendiririz. Risk faktörlerini görerek bunları kontrol edecek durumları belirlemeye gayret ederiz.
Bu iki değerlendirme ışığında net olarak hedefimizi belirleriz. Hedef belirleme sürecinde en çok dikkat edilecek nokta ise rasyonel bir hedef belirlemektir. Sınırları belli, doğru tanımlanmış ve rasyonel bir hedef. Duygularımızın, hayallerimizin hedefimizi etkilememesi en önemli koşuldur. Bazen mevcut imkânlar bizim beklentilerimizin gerisinde sonuçlar verebilir. Buna bakarak gerçekçi olmayan bir hedef belirlemek ya da pes etmek bu süreçte düşülebilecek önemli hatalardandır. Unutulmaması gereken şudur ki; hiçbir şey birden olmaz.
Hedefimizi belirledikten sonra, önceki değerlendirmelerimizi de kullanarak sürecimizi planlarız. Neyi, ne zaman, nasıl, nerede ve kimlerle yapacağımızı belirlemek, işlerin karışma riski gösterdiği noktalarda bizim bütünü görmemizi sağlayan ve paniğe kapılmamızın önüne geçen bir yardımcıdır.
Belki de tüm bunların sonrasındaki en kolay basamaktır, uygulama aşaması. Her şeyin net olarak göründüğü ve hesaplandığı bir ortamda, plana uygun bir şekilde işlerin yapılması beklenenden çok daha rahat bir süreç olacaktır.
Tüm bunların sonunda en önemli adım ise sonucu değerlendirmektir. Genellikle atlanan ve bir alışkanlık haline getirilemeyen bir adımdır, sonuç değerlendirmesi. Özellikle ülkemiz şartlarında karakteristik bir sıkıntıdır. Amacımıza ulaşalım ya da ulaşamayalım, mutlaka ve mutlaka süreci değerlendirme adımını atmamız gerekir.
Amacımıza ulaşamadığımız noktalarda, neden başarısız olduğumuzun cevabını bu adım sayesinde alırken, başarılı olduğumuz konularda da “daha iyi nasıl olabilirdi?” sorusunun cevabını buluruz. Bu da bireysel gelişimimiz noktasında oldukça önemli bir yaklaşımdır.
Albert Einstein ‘a atfedilen bir söz tüm bu süreçleri çok güzel özetlemektedir.
“Bana, benim için hayatî önemi olan bir problemi çözmek üzere bir saat süre verilse, bunun 40 dakikasını problemi anlamaya, 15 dakikasını planlamaya ve 5 dakikasını da problemi çözmeye ayırırdım.”

Şimdi intikam vakti(!)


Klasik bir ifadeyle “2008-2009 eğitim ve öğretim yılının sonuna geldik” , diyebiliriz.  Herkeste bir karne heyecanı, bazı çocuklarımız için güzel karneler ve arkasından kurulan tatil hayalleri, bazıları içinse biraz dudak büktüren, üzen karneler. Ama onların da tatil hayalleri var haklı olarak. Çünkü tatil notların hakkı değil, tatil yıl boyunca uğraşıp yorulanların hakkı. Karne sonrasında çocuklarımıza nasıl davranacağımız yine gündemimizi işgal edecek 3-5 gün. Tatilde neler yapılabiliri konuşacağız. Çocuklarımıza karşı nasıl bir tutum içinde olmamız gerektiğini konuşacağız.
Karneler ne olursa olsun, onlar bizim çocuklarımız olmaya devam edecek. Bu noktada girişte kullandığımız o klasik ifadenin yanlışlığı ile biraz oynayalım derim. 2008-2009 eğitim ve öğretim yılı bitti diyoruz ya hani, acaba gerçekten bitiyor mu? Eğitim’in bittiği bir hayat düşünebiliyor musunuz? Acaba biten öğretim mi? Bunu derken okullarımıza da haksızlık etmek istemem. Tabi ki sadece öğretim yapmıyorlar. Biten yıl, kurumlar açısından bitti öğrenciler açısından hiç bitmedi ve bitmeyecek. Hatta ve hatta insanlar açısından eğitim-öğretim yılları hiç bitmiyor ve bitmeyecek.
Onun içindir ki gelen tatili lütfen tatil olarak görmeyin. Eğitim devam ediyor. Çocuklarımızın anne baba ile ilişkileri devam ediyor. Hani o, yıl içinde onların ve bizim yoğunluklarımız nedeni ile beraber olamadığımız, paylaşımlarda bulunamadığımız, dertleşemediğimiz, birbirimizi fark edemediğimiz zamanlar var ya. İşte şimdi onların intikam vakti. Onların daha serbest olduğu, bizim biraz daha rahat bir hale büründüğümüz bu aylarda orada kaybettiklerimizi telafi etmenin tam zamanı. Oturup muhabbet etmek, beraber yürüyüşe çıkmak, beraber balığa çıkmak, bahçede bir şeylerle uğraşmak, aklınıza gelebilecek daha bir sürü şey. Bizim için çok ufak, çok önemsizmiş gibi duran ama onlar için gerçekten anlamlı ve önemli olan faaliyetler. Eğitimin hiç bitmeyeceğini unutmadan, attığımız her adımla, ağzımızdan çıkan her kelimeyle onlara hayat adına bir damla daha bilgi damlattığımızın farkında olarak paylaşımlarımızı arttırma zamanı. Sözden çok davranışlarımızla hayatı öğretme vakti. Onların değerli olduğunu onlara hissettirme vakti. Hayata denen kaosun içinde değerlerin 1-5 arasına sığmadığını gösterme vakti. Notların sadece bir araç olduğunu aslolanın hayat olduğunu ve bu süreçte hiçbir şeyin onlarla bizim aramıza giremeyeceğini gösterme vakti.

Ortadaki gerçek, gerçeğin gerçekten geri döndüğü.



Mitoloji, mistizm, kadim bilgi ne dersek diyelim eskiden gelen her şey hep ilgimi çekmiştir. İnsani eklentilerle abartılmış yönlerinin olduğu kesin olsa da bunların içinde hep bir gizemin olduğuna inanmışımdır. “Kadim bilgi” belki de cazip gelmiştir. Hz. Adem’den bu yana bir takım gerçeklerin insanla birlikte karışarak garip bir forma dönüştüğünü düşünürüm. Az ya da çok içindeki gerçekliğin fark edilebilmesinin ise birçok kapının açılmasına araç olacağına inanırım.
 

En son kehanetlerden biri de 2012 malum olduğu üzere. Birçok şey söyleniyor, kimileri fiziksel felaketler süreci bekliyor. Fiziksel bir yok oluştan bahsediyor. Kimileri daha farklı şeyler bekliyor.

Bense daha sosyal bir yok oluş bekliyorum açıkçası. Zaten dünyadaki gelişmeler de bunun ipuçlarını veriyor gibi. Kapitalizm finansal boyutuyla geri döndürülemez bir çöküş içinde. Kapitalist mantığın bu dünyaya getirdiği en önemli bela, insanın temel güç noktası olarak kendini görmesi. İnsandan başka güç tanımayan bir sistem. Karşısında ne var? Yok saydığı ne? Belki cevap çok keskin ve iddialı ama bence Tanrıyı yok saymaya çalışıyor. Din kavramını bireysel bir ritüele indirgeyerek Tanrıyı küçük insan bünyesine hapsetmeye çalışıyor. Ama beceremiyor? Hatta ve hatta komik duruma düşüyor.
Tüm dinlerin temel ilkelerine baktığınızda insan ve tanrı arasındaki kulluk ilişkisinin ötesinde çok ciddi bir boyutta beraber yaşamaya ilişkin kurallar vaaz edildiğini görürsünüz. Açıkçası Tanrı diyor ki “Sizi ben yarattım, ne halt olduğunuzu biliyorum, bu yüzden şunlara şunlara dikkat edin, yoksa birbirinizi yersiniz.”  Tabi ki haklı çıkıyor sonuç itibarıyla. Birileri ne kadar “Biz başımızın çaresine bakarız” demeye getirse de komiklikten ve trajediden başka bir şey çıkmıyor ortaya.

Dedik ya finans boyutu çöktü diye, şimdide bu anlayış sistemi çöküş içinde. Kapitalizm sosyopsikolojik olarak çöküyor. Bu çöküşte batan şirketler görmeyeceğiz. Ama batan bireyler göreceğiz. Çöken asil aileler göreceğiz. İnanç sistemlerini kaybetmiş ve yanıldığını anladığında geri dönülemez noktada olduğunu fark eden ve daha da çöken insancıklar göreceğiz.

Bireyi var etmekten çok toplumu var etmeyi ve toplumun bireyi korumasını sağlayan bir anlayış geliyor. Her şeye gücünün yetmeyeceğini, düzenini birilerini ezme üzerine kurarsa bir gün kendisin de ezileceğini gören insanların düzeni. Tüm bunları yaparken bir gün bana da yaparlar korusundan öte, olması gerekenin bu olduğuna inanmış insanların düzeni. Hani hep deriz ya çocuklara öğretilecek şey Allah korkusu değil, Allah sevgisidir diye. Öyle bir şey işte. İnsanı seven ve insanlığı ön plana çıkaran insanların düzeni. Tüm dünyada kendini gösteren muhafazakarlaşma da bunun işaretçisi bir ölçüde. Bunu suistimal etmeye çalışan kitlelerin varlığı da yadsınamaz bir gerçek. Ama daha yadsınamaz bir gerçek şu ki hakikat bir gün mutlaka gelir ve koltuğa oturur. Avesta böyle der sonunda.

2012 bir çağın sonu, foton çağının başlangıcı. Artık kim nasıl algılarsa algılasın. Ortadaki  gerçek,  gerçeğin gerçekten geri döndüğü.

Neden Farkındalık?


“Gideceği limanı bilmeyen gemiye hiçbir rüzgâr fayda sağlamaz”
Daha bunun gibi birçok söz vardır yaşamımız boyunca karşılaştığımız ya da karşılaştırıldığımız. Yaşamın kısalığından, zamanın azlığından, rekabetin yok edici karakterinden ya da birçok diğer sebepten hep hedef koymaya çalışırız ya da çalıştırılırız. Hep bir koşuşturmaca içinde kalırız. Hep bir şeylere yetişmeye çalışırız.  Güzel bir anektot vardır. And Dağlarında arkeolojik kazı yapmaya giden bir grup bilim adamı yanlarına bölgenin yerlilerinden bir ekip alırlar. Malzeme taşımak ve yol göstermek noktasında yardımcı olur bu ekip. Arkeologlar yerlilerin çok sık mola verdiğini fark edince tercüman aracılığı ile sorarlar “Neden bu kadar sık mola veriyorsunuz?” diye. Yerlilerin cevabı unuttuğumuz çok şeyi bize hatırlatan bir cevaptır.  

“Çok hızlı gidiyoruz, ruhlarımız geride kalıyor.”

Hedef koymak tabi ki gereklidir, yolu çizer, haritadır ama Cemil Meriç’in ifadesi ile pusula da lazımdır. Sadece harita yetmez. Hedefe gitmesi için uğraştığımız gemiyi de tanımak gerekir.  Denizi de tanımak gerekir, rüzgârı da tanımak gerekir. Yoksa sadece hedef bazen bizi fırtınanın tam ortasına atar. Bizi bu fırtınalardan kurtaracak olan hatta belki de bu fırtınalardan öğrenmelerimizi gerçekleştirecek olan can simididir farkındalık.
Kısaca hedefleri bilmek kadar yolu, kendimizi ve şartlarımızı da bilmek gerekir ki bu zaten toplumsal hafızamızda olan ve sadece küllerini üflememiz gereken bir kordur.
 

İlim ilim bilmektir,
İlim kendin bilmektir,
Sen kendini bilmezsen,
Bu nice okumaktır.
Yunus Emre